13 Eylül 2010 Pazartesi

Uzun bir aradan sonra, Yeni Boşbeleşlikler



Uzunca bir zamandır yazmıyor olmam, Can Efendi’nin boşbeleşliklerine ara verdiği anlamına gelmiyor. Aksine, boşbeleşlik sanatında Mastır’lık seviyesine ulaştı diyebilirim. Sensei sensei, herif resmen boşbeleşlikte karakuşak bilmemkaçıncı dan. Ben hala çözemedim, planlıyor mu bu kadar boşbeleşliği diye ama sanırım doğuştan. Ben buraya yazmayalı Can accayip dillendi. Herbir şeyi konuşuyor diyebilirim. Boundan posundan çapından beklenmeyecek cümleler kurdukça daha da bi komik oluyor. Çok şey var yazacak, birkaçını dökülüyorum.


1- Geçenlerde Gözde bana bir şey söyledi. Dedi ki Eren “Can’a şu şarkıyı sen mi öğrettin?” Ama bu sırada Can’ın bizimle alakası yok. Uzakta bir şeylerle oynuyor.”Yok” dedim. "Ben öğretmedim." “Peki Zarife öğretmiş olabilir mi? “ dedi Gözde, “Evet olabilir. Bu melodi biraz Zarife kokuyo.” dedim. Uzaktan endişe dolu bir ses geldi, ağlamaklı. “Kokmuyooo, kokmuyooo.”
Enayi, altını değiştirilecek de oyunundan alıkonacak sandı. Kaka yapmadım demeye çalışıyo :)
Yahu sen bu konuda bu kadar şuurlu bilinç sahibi biriysen niye hala altına s.çarsın arkadaş.


2- Allahaısmarladık, yani halk dilinde alasmaldık, yerine “Alamasdııııık” diyo. Kayda geçsin.

3- Dün yanıma geldi, tam da Türkiye- ABD basketbol finali başlayacak. Bana dedi ki.
“Errrren, UA Didadam açalım.”
“Canki birazdan UA Didadamın kendisi başlicak Toojonda” (Toojon = Televizyon)
Toojonda açmaaalım, Bişallalda açalım.” (Bişalal = Bilgisayar)
“Canki ama bişalalde açmanın anlamı yok. Toojonda başlicak şimdi.”

Ağlamaya başladı bir Can, bişalalde açalım diye.

“Canki, bak hem bişalal’in şarjı bitmiiiiş. İçerde uyuyomuş.”
“Errren, o jaman bişalali fişe tâkâlım.”
“Ee, Can, n’olcak fişe takınca?”
“UA Didadam şarj olûcak.”
"Yuuh"
"Yuuh" (Ben bi yansıma sözcük kullanırsam kesin tekrar ediyo.)


Ulan hıyartoto, şarj olan bişalal demek istedim sana bir an. Sonrasındayda kendimi bilgisayarın başında (fişe takılmış olarak) UA Didadam dansı yaparken buldum.

4- Gözde ve Kaya’nın genel rutini şöyle. Sabah Gözde Can’ı annemlere bırakıyor. Kaya da akşam alıp eve getiriyor. Bi akşam işten eve dönüp, Can’ı ben aldım ve annesinin babasının yanına götürdüm. Arabaya bindik. Bana diyor ki, “Normalde babukayla gidooruz. Şimdi Coo’yla”

Ulan çapsız, senin neyine “normalde” kelimesini kullanmak.

5- Geçen gün annem Can’a "İ-a-mi Dayın gelicek birazdan Can." demiş. (İ-a-mi Dayı = İlhami Dayı, Yani büyük dayı).

El cevap: “İ-a-mi dayı gelmesin. Normal dayım gelsin.” Ben miyim lan normal dayı, ibiş. Süperdayıyım ben.

6- Bu aralar favori şarkısı, Bodrum’a da gittik beraber, İiiistanbul’da da yaşadık. Kameralara söylesin hemen koyucam buraya.

7- Borik, yani amcası Bora bu aralar askerde. Arada bir Can’la konuşma fırsatı buluyor tabii ki. Can zaten çok meraklı amcasına, hemen telefonu kapıyo ve diyo ki. “Borik, askerlik nası gidiyo.” Yahu arkadaş, sen Borik’in bi üst devresi filan mısın nesin anlamadım ki. Askerlik nası mı gidiyo? Borik seni gıdık manyağı yapsın dönünce de gör sen bakalım. Bu arada, Borik Amca, dayan. Unutma ki, bir gün gelecek bir gün kalacak ve şafak, doğan güneş olacak. Bir an evvel gel, Canki çok özlüyo seni.

8- Can bu aralar saklambaç oyunun mantığını kavradı. Yani ebenin gözlerini yumması, birisinin saklanması filan gibi temel taşlarını kaptı işin. Sobelemeyi bile anladı. Kendisi gözlerini yumup saydığında ben bir yere saklanırsam gözlerini açtıktan sonra beni araması ve görüp sobelemesi gerektiğini anladı. Sorun şu ki, ben gözlerimi yumup saydığımda, yani onun saklanması gerektiğinde, benim yanımda durup sadece o yumuk elleriyle kendi gözlerini kapatıyor. Gözleri kapanınca görünmez olduğunu sanıyor. Ben de yalandan “Nerde bu Can ya, yer yarıldı içine girdi sanki” filan diyorum. Halbuki enayi dümbeleği elleriyle gözlerini kapamış salonun ortasında duruyor. İnsanın ısırası geliyo valla.

9- Malumunuz bu yaz çok sıcak geçti. Çocuk da bunaldı tabii, geçen gün annemin kucağında apartmanın dışına çıkmış. Enteresan bir şekilde hava serinmiş. Çocuk bunaltıcı sıcağın yüzüne çarpmasını beklerken bir anda serinlikle karşılaşmış. Ve hemen anneme demiş ki “Annaneşi, havalal klimayı açmış.”

10- Gözde geçen gün banyo yaptırıyormuş arkadaşa, bu ibiş de yok efendim sağa sola su sıçratmalar olsun, sabunu ordan buraya atmalar olsun, yankı yapan ortamda bağırmalar filan olsun, bir takım taşkınlıklara imza atmış. Gözde de demiş ki, “Can banyo yaparken bazı kurallar vardır ve onlara uymak gerekir.” Can da demiş ki “Burada kulallalı ben koyarım.”. Nerden öğrendin lan sen o cümleyi?

Çapsız dostum, yerler senin kurallarını, haberin olsun.


Kız ebeveynleri dikkat! Kızınızı boş bırakırsanız, ya davulcuya kaçar, ya zurnacıya.

to be continued





31 Ağustos 2010 Salı

Hoppaaaaaa



Bizim taklacının basketbol tutkusunu bilmeyen yok artık.
Evde, sokakta, plajda, basket her daim aklımızda.

Ama şu ara, Dünya Basketbol Şampiyonası sırasında, her zamankinden bile çok aklımızda.
Televizyon, gazeteler, billboardlar... Heryerde basket topları, dev adamlar... Arabamızın teybinde sürekli tatatalı Ua didadam..
Hayatımızı Turkcell'in reklamı gibi yaşıyoruz. Mama ağza girdi "hoppaaaaa", üzüm şu delikten geçti "hoppaaaaa", lego kovaya girdi "hoppaaaa"...

Topun önündeki sahte gülüş ve diğer fotoğraflar, Kanyon'un önünde çekildi.

11 Ağustos 2010 Çarşamba

Taklacı güvencik


Can kuşları çok seviyor.
En çok da onlara yem vermeyi.
Annanesiyle parkta, Ortaköy'de hemen kuşların yanına koşuyor, simidinden parçalar, ya da bazen "kuş maması" veriyor onlara.
Genellikle "güvencik" oluyor gördüğümüz kuşlar.

Diğer yandan Can, bir süredir takla atmayı öğrendi. Fakat öyle heryerde değil, sadece bizim yatağın üstünde atıyor taklaları. Eve kim gelse, bizim odaya götürülüyor ve gösteri izletiliyor.
Yalnız bizim taklacı güvencik, takla atarken kafasını nereye koyacağını biliyor da, takla attıktan sonra ayakları tam nereye gelecek hesaplayamıyor. Onun için de babuka ve anne yatağın kenarlarında güvenlik şeridi oluşturuyor genellikle.

Ama geçen gün, Bora geldiğinde, kaşla göz arasında gösteri alanına gitmişler. Taklacı, şovuna başlamış, kafayı koymuş, ama yatağın yanına oldukça yakınmış ve maalesef hooop aşağı düşmüş. Sanırım düşmenin şiddetinden değil (yumuşak bir iniş yapmış) ama o boşluğa düşme duygusu ve hafif hayal kırıklığından ötürü epey ağladı.

Ama bu onu yıldırmadı. İlk saatlerde biraz tereddütlü olsa da eski performasını kazandığını görüyorum.. :)

14 Temmuz 2010 Çarşamba

Ulan Köfte! İyi ki doğdun.



Cancan, sen doğmasaydın,

  • Bu renge turuncuk dendiğini,
  • Tatatalı şarkıların, tatatasız şarkılardan farklarını, hatta tatalı diye bir şarkı tipi olduğunu,
  • Uzaklardan atılan güçlüklerin, en tatlı güçlükler olduğunu,
  • Başket atmanın, sadece bir spor hadisesi değil, yaşam biçimi olduğunu,
  • 4 topun aynı anda potanın üstünde biriktirilip, dörtlü başket atılabileceğini
  • Evlerimizin isimlerinin, "Dedemiz Evimiz" "Anne baba evimiz" "Zarefe Evimiz" olduğunu,
  • Ayakkabının büyüğüne palet dendiğini,
  • "Musti, musti" şarkısını,
  • Güzel bir yiyecek yedikten sonra "Vatandaş Götürsün" demenin güzelliğini,
  • Caillou'nun aklı kıt kardeşi Rozi'yi,
  • Ayrıca, Caillou'nun pipisinin çıkıp, çocuklarınkinin çıkmadığını (Bir Calliou oyuncağı var, kendisinin şortunu indirip bu tespiti kendisi yaptı.)
  • Lahmacun'a Mahmacun denince lezzetinin en az iki kat arttığını,
  • 5 kuruş yutunca, bir insanın ne kadar rahat çıkarabileceğini,
  • 5 kuruşu yuttuktan sonra apar topar hastaneye gittiğinin ertesi günü, çorabının içine para sokup, "Ayağımı haştaneye götülelim." demenin, düşününce aslında o kadar da mantıksız olmadığını,
  • Kıvırcık kelimesinin doğrusunun ıbırcık, meyve suyunun doğrusunun ise mamaşu olduğunu,
  • Bu hayattaki en fiyakalı ayakkabıların, UA Didadam akkabıları olduğunu, gerisinin havaciva olduğunu,
  • En afili kıyafetin, üstüne pota resmi olan olduğunu,
  • Havaya atılan bir topu, Aydidi'nin kapabileciğini,
  • Sonra Aydidi'ye serzenişte bulunularak, o topun geri alınabileceğini,
  • Ayakların yerden kesilmeden de zıplanabileceğini. En havalı zıplayışların çömelmek suretiyle gerçekleştiğini,
  • Kendi boyunun 5 katı yükseklikteki abi potalarının yüksekliklerine hiç aldırmadan onlara basket atmaya çalışmanın aslında sonuçsuz kalmayacağını
  • Eylem'in gerçek adının Leylem olduğunu

hiçbir zaman bilemeyecektim.

İyi ki de doğdun!

Dipnot:
Normal şartlar altında 16 Temmuz'da doğman bekleniyordu. Ben de, 14 Temmuz günü yani senin doğumundan 2 gün önceki sabah askere gidecektim. Sen ne yaptın? "Yaaa, 2 gün için Co'yu mu kırıcam" diyip, hop çıkıverdin! Kıyak adam olduğun ordan belliydi zaten. Gerçi o zamanlar ben, senin bana Co dediğini bile bilmiyodum. İçinden diyodun. İşte o günün üstüne tam 2 yıl geçti. Tatlılığına tatlılık, boşbeleşliğine boşbeleşlik kattın. Amma da seviyoruz seni.

23 Haziran 2010 Çarşamba

Tatilden kareler





21 Haziran 2010 Pazartesi

Tatil



Can bu tatilde, kirazı yerken ağzında çekirdeğini çıkarmayı, ağaç çıksın diye çekirdeği bahçeye atmayı, karıncaların evlerine nasıl mama götürdüğünü, kumdan kale ve doğum günü pastası yapmayı, kocumaaan hoparlörlerden nasıl ses çıktığını, "Mecburen mecburen" ve "Deli deli kulakları küpeli" şarkılarını, altında bez yokken çiş yapmanın nasıl bir şey olduğunu öğrendi.

Bir de anektod:

- Can, İstanbul'u özledin mi?
- Öjledim.
- Kimleri özledin say bakalım.
- 1, 2, 3, 4
- ??!?


Elbette sahile giderken potamızı da götürüyorduk!

18 Haziran 2010 Cuma

Son Dakika! Turuncuk Top Yunan Adaları'nda!

Can'ın bu hayatta en sevdiği şey basket oynamak. Dolayısıyla da basket toplarına apayrı bir düşkünlüğü var. Bugüne kadar yüzlerce topu oldu desem inanın hiç abartmış olmam. Ancak bir tane topu var ki dünya bir yana o top bir yana idi. Bütün fotoğraflarda da elinde gördüğünüz o turuncuk top. Onsuz ne uyur, ne banyo yapar ne arabaya biner. Turuncuk Top, ailenin bir parçasıdır.

Neyse,
Bu aralar Can tatilde. Bodrum Aspat’ta. Tatilde de kendisine o turuncuktan başka 6 6 tane yeni top aldırmayı başarmış. Top masrafından başka hiçbir masrafı yok Can’ın. Çok hesaplı bir çocuk . Bir adet yeni sıçık plastik topla bütün gününü mutlu geçirebiliriyor. Portföye ne kadar yeni top girerse girsin Turuncuk Top’un yeri bir başka ama. Bir elinde her zaman o top. Diğer elindekiyse değişken.

Bu satırları aldığım çok taze bir haber üzerine yazıyorum Cancan. Sen şu anda tatilde öğlen uykundasın. Sen uyurken sahildeki topunu da rüzgar almış ve denize sürüklemiş. Turuncuk Top nöbetini aksatan anne ve babansa bu gidişe engel olamamış. Görmemişler bile. Gördüklerinde ise çok geçmiş. Yunanistan karasularındaymış senin turuncuk. Aynısından alalım çocuğa bir tane desek, yok maalesef. Üretimde olan cins bişi diil. Emsalsiz bir toptu. Ayrıca yaşanmışlıklar ne olacak?

Sakın üzme kendini. Bunlar basketbolun içinde olan şeyler. Topun emin ellerde. Hem Yunan basketbolu da en az Türk basketbolu kadar iyidir. Bir çırpıda aklıma gelenler Olimpiyakos, Panatinaykos, Aris boru değil.
Senin turuncuk topunla bir süre Pipidis’ler, Seyitalidis’ler oynayacak Cancan. Takma kafana, onlar da kardeş. Bak senin topu kesin şöyle bir tip kaptı ha Ege'nin öbür ucunda.



Bu post’un sonuna gelirken Can'ın tatilde çekilmiş cüretkar bir pozunu da eklemeden geçemeyeceğim. Arkadaş;! Madem mayosuzsun donsuzsun, niye oturursun kızgın kumlara? Di mi ama! O nası bi popodur? Kızgın kumlardan serin sulara geçiş şeklin bu mudur yani senin anlamadım ki.